Giriş Yap
Üye Adı
Şifre
Menü
 Anasayfa
 İndirme
 Forumlar
 İlahiler
 İslami Filmler
 Tasavvufi Yazılar
 İslami Yazılar
 Hatim Bölümü
 Oyunlar
 You
 Üye Profiliniz
 Üye Mesajlarınız
 Üye Listesi
 Üye Olun
 Bizi Önerin
 Bize Ulaşın
Popüler Konular
En Popüler Konular (Sayfa 1)
En Popüler Konular (Sayfa 2)
En Popüler Konular (Sayfa 3)
En Popüler Konular (Sayfa 4)
En Popüler Konular (Sayfa 5)
En Popüler Konular (Sayfa 6)
En Popüler Konular (Sayfa 7)
En Popüler Konular (Sayfa 8)
Arşiv
İlahi Sözleri
Programlar
Videolar
İslami Paylaşım
Resimler
Sahabeler
İslam Büyükleri
İslam Tarihi
İlmihal
Şiirler
Hikayeler
Dosya Paylaşımı
Komik Yazılar
Fıkralar
Havadan Sudan
Mental Aritmetik eğitmenler ve akademisyenler tarafından oluşturulmuş bir beyin geliştirme programıdır. Devamını Görmek için: Mental Aritmetik
ilahi.org :: Başlığı Görüntüle - emri bil maruf ve nehyi anil münker
emri bil maruf ve nehyi anil münker
ilahi.org Forum Ana Sayfası » İlmihal
SSS Arama Üye Listesi Gruplar Profil Giriş Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun

Konu: emri bil maruf ve nehyi anil münker

İkra (oku)! Ama Nasıl? <-- Önceki Konu |

| Sonraki Konu --> kur'an'da geçen şekliyle rasulullah






Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder   
emri bil maruf ve nehyi anil münker
iqra
Çalışkan Üye
Çalışkan Üye



Kayıt: Feb 26, 2007

Mesajlar: 71
Haftalık Puan: 0
Emri Bil Maruf Ve Nehyi Anil Münker
Tarih: Çrş Şub 28, 2007 3:02 pm

EMRİ BİL MARUF VE NEHYİ ANİL MÜNKER

Bir şeyin, herhangi bir şeyle sıfatlanmasındaki, durumu iki şeklide açığa
çıkar. Birincisi, o şeyin, kazandığı sıfatta en yüksek noktasına
ulaşmasıdır. İkincisi ise bu sıfatın, o şeyde tam olarak yerleşmesi ve o
şeyi başkasına tesir edecek ve kendi özelliğiyle özelleştirecek duruma
getirmesidir. Konunun daha iyi anlaşılması için örnek verecek olursak; kar,
kendi yapısında "soğuklukla" sıfatlanmıştır. Bu onun ilk ve asıl
özelliğidir. Bununla beraber o, başkasını da soğutur. Bu ise onun ikinci
özelliğidir. Böylece, salih bir kimsenin salihliğinde ilk özelliği kendi
zatında salih olmasıdır. İkinci özelliği ise bu salihliğin tesiriyle
başkalarını ıslah edici olmasıdır. Kötü bir adamın, kütülüğündeki ilk
özelliği, kedisinin kötü olmasıdır. İkinci özelliği ise, başkalarını kötülük
açısından etkilemesidir.

Bu genel kuraldan hareket ettiğimizde görürüz ki, kafir veya mü'min
birisinin küfür veya imanda iki derecesi vardır. Kafir, küfür inancında
iyice kökleştiğinde bu onun ilk özelliği olarak kendisi kafir olur. Fakat o
bu durumuyla küfür açısından başkalarını da etkilemeye başlar ki böylece
ikinci özelliği de açığa çıkmış olur. Bu ikinci özelliğiyle o, başkalarını
da kendi inancına çağırır. İnsanları hak yoldan saptırmak ve onları batıl
yola sürüklemek için güç sarfetmek gibi özellikleri vasıtasıyla, küfrü
büyüleyici, etkileyici ifadeleriyle süsler veya silah gücüyle inancını
yaymaya çalışır. Böylece ikinci özellik en açık şekliyle ortaya çıkar. Yine
bunun gibi, mü'min imanında rasih (kökleşmiş), hakka itaatında kamil
olduğunda, iman sıfatıyla sıfatlanması nedeniyle birinci özelliği kazanmış
olur. Fakat bu sıfat onda kuvvetleşir, başkalarını hakka davet etmeye
başlayacak derecede etkinleşirse iman sahibi olur. İnsanları hakka teslim
olmaya davet eder. O kendisine verilen kalem ve lisan gücünü bu hizmette
kullanmak temiz ahlakı ve güzel gidişatı ile bunların hizmetinde, bulunan
insanları fiili olarak Allah'a teslim olmaya çağırıp, bunun için
çalıştığında da ikinci özellik açığa çıkar. Böylece imanın kemal derecesini
elde etmiş olur. Bu durum Kur'an'ın pek çok yerinde ve Rasulullah'ın ( s.a.v.)
birçok hadisinde çok açık olarak belirtilmiştir. Al-i İmran suresinde ehli
kitaba şöyle seslenilmektedir:

"Ey kitap ehli! (Gerçeği) gördüğünüz halde, niçin Allah'ın ayetlerini inkar
ediyorsunuz?" (Al-i İmran: 3/70)

"De ki; "ey kitap ehli! Gerçeği gör(üp) (bil)diğiniz halde, niçin Allah'ın
yolunu eğri göstermeye yeltenerek mü'minleri Allah yolundan çevirmeye
çalışıyorsunuz?"

(Al-i imran:
3/99)

Bu iki ayetten, insanın küfründe ilk özelliğinin, sadece kendi seviyesinde,
Allah'ın ayetlerini inkar edişi, küfürde ikinci özelliğinin ise inkara davet
edici durumda olması olduğunu, anlıyoruz. Böylece küfre sahip olan kişinin
insanları, küfre davet edeceğini, onları haktan uzaklaştırıp, doğru yoldan
saptıracağını öğrenmiş oluyoruz. Allah ( c.c.) bu surenin daha sonraki
ayetlerinde mü'minlere hitap eder ve onlara iki durumu açıklar. Bunlardan
birincisi:

"Ey inananlar! Allah'tan, O'na yaraşır biçimde korkun ve ancak
müslümanlardan olarak ölün. Ve topluca Allah'ın ipine yapışın,
ayrılmayın..."

(Al-i İmran: 3/102-103)

İkincisi ise;

"İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülükten meeden bir topluluk
olsun; işte onlar kurtuluşa
erenlerdir." (Al-i İmran:
3/104)

Burada, iman edenin iki özelliği vardır. Birincisi; mü'minin bizzat
kendisinin Allah'a karşı mutlaka saygılı, itaatkar, son nefesine kadar
Allah'ın emir ve hükümlerine itaat edici ve bütün gücüyle O'nun ipine
yapışıcı olmasıdır. İkincisi ise hayra davet edici, iyiyi emredici ve
kötülükten uzaklaştırıcı olmasıdır.

Şüphesiz ki, mum, elektrik lambası, ay ve güneş, ışık ve aydınlatma
araçlarıdır. Ancak bunlar ışık ve aydınlatma sıfatındaki özellik bakımından
değişik derecededirler. Mum, sadece küçük bir odayı aydınlatabilirken,
elektrik lambası sınırları geniş büyük bir evi aydınlatabilmektedir. Ay,
dünya ve etrafındaki uzay boşluğunu aydınlatır. Güneş ise bütün bir güneş
sistemini aydınlatır. Mü'min de böyledir. Başkasının kalbinin iman nuruyla
nurlanır duruma gelmesine sebep olur. Fakat bu imanın en düşük derecesidir.
O, bir grup, millet veya ülke çerçevesinde daveti gerçekleştirme gayretine
girer ki, böylelikle imanın kemal derecelerini elde etmeye başlamış olur. Bu
derecelerin en yüsek noktası bütün dünyada Allah'ın hakimiyetini tesis için
çalışmaktır. Böylelikle dünyanın hiçbir yerinde kötünün bulunmasına müsade
edilmez. Aksi halde, eğer bulunacak olursa, yatağında rahat bir şekilde
yatmayıp o kötülüğü kaldırıncaya veya ömrü bitinceye kadar çalışır.
Kendisini, bu davetinde ve gayretinde bir millete, ülkeye veya coğrafi bir
bölgeye bağlayıp bırakmaz. Kendisini böyle suni ve İslam'la ilgisiz
sınırlarla sınırlamaz. İşte imanın kemal derecesi, en yükseği budur.

Allah (c.c.) müslümanlar için, hayatlarındaki bütün durumlar hakkında, yüce
bir hedef ve büyük bir gaye belirlemiştir. Onlara işlerinde, korkaklığı,
gevşekliği, zelil ve hakir olmayı emretmemiştir. Onlara Al-i İmran suresinin
son ayetlerinde, müslümanın ferdi ve sosyal yaşantısındaki gayesinin, sadece
dünyayı bir ucundan öteki ucuna kadar, yüce dine tabi kılmak için gayret
sarfetmesi olduğunu açıkça belirlemiştir.

"Siz, insanlar için çıkarılmış ve hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği
emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah'a
inanırsınız..." (Al-i İmran: 3/110)

Müfessirler Al-i İmran suresinin 104 ayetinin tefsiri hakkında ihtilaf
etmişlerdir. İhtilaflarının sebebi ayette geçen "minkum" kelimesidir.
Müfessirlerin bazısı "minkum" kelimesinin teb'iz (bir kısım, sizden bir
kısmı) manasında olmadığı, bunun tebyin ve tevzih (açıklama) manasında
olduğunu söyler. Diğer bir kısmı ise teb'iz manasında olduğu görüşündedir.
Birinci görüşte olan müfessirler Allah'ın hayra davet, iyiliği emir ve
kötülükten nehiy hususunda, ümmetin bütün fertlerini istisnasız sorumlu
tuttuğu görüşündedirler. Her mükellefin üzerine hayra davet ve iyiliği
emredip, kötülükten menetmek görevinin var olduğu ve gücü yeterse eli ile,
eğer gücü yetmiyorsa dili ile, buna da gücü yetmiyor ise kalbi ile bunu
yerine getirmesi gerektiği kanaatindedirler. Nitekim bu durum Rasulullah'tan
( s.a.v.) rivayet edilen sahih bir hadiste mevcuttur. Buna göre ayetin en
genel anlamı "Siz iyiliği emreden, kötülükten meneden bir ümmetsiniz" olur.

İkinci görüşü savunan müfessirlerin kabul ettikleri delil iki kısımdır.

Birincisi: Ümmetin büyük bir kısmı kadınlar, çocuklar, hastalar, yaşlılar ve
acizlerden oluşmaktadır. Onların emri bil maruf nehyi anil münker görevini
yapacak imkanları yoktur.

İkincisi: Emri bil maruf nehyi anil münker, bazı şartları gerektiren bir
farzdır. Bu şartlar müslümanların hepsinde tam olarak bulunmaz. Bir görevi
yapmak isteyene neyin hayır ve iyi olduğunu anlayabilecek sağlam bir ilim,
özel kabiliyet (imkan), büyük bir hikmet ve sağlam bir akıl ile takva
bakımından yüksek bir dereceye ulaşmış olmak gerekir. Bu şartlar onda tam
olarak bulunduğu zaman kendisini davete, yani emri bil maruf nehyi anil
münkere vazifeli sayabilir.

Fakat, Kur'an ve Rasulullah'ın (s.a.v.) sünneti hakkında düşündüğümüzde ve
onları geniş çaplı bir şekilde anlamaya çalıştığımızda konunun kolaylıkla
aydınlanması mümkündür. Biraz önce, mü'minin imanında iki özelliğin
bulunduğunu belirtmiştik. Bunlardan birincisi için gerekli olan, Allah'a
mutlak itaat içinde olmak idi. O'nun emirlerine uymak, yasaklarından kaçmak
ve ipine sımsıkı sarılmak bu itaatin tabii sonucudur. Bu durum sadece,
kişinin iman sahibi olmasının bir gereğidir. Bu sıfatın İslam ümmetinin
fertlerinin her birinde gerçekleşmiş olması kaçınılmaz zorunluluktur. Çünkü
bu sıfat kişide bulunmadığında, onun mü'min sayılması mümkün değildir.
Nitekim lambada ışık verme özelliği olmadığında onun lamba kabul
edilemeyeceği, veya karda soğukluk bulunmadığında onun kar olamayacağı veya
ateşte sıcaklık bulunmadığında onun ateş olamayacağı gibi. Bundan dolayı
Allah ( c.c.) istisnasız bütün mü'minlere şöyle hitap etmektedir;

"Ey inananlar! Allah'tan, O'na yaraşır biçimde korkun ve ancak
müslümanlardan olarak ölün. Ve topluca Allah'ın ipine yapışın,
ayrılmayın..."

(Al-i İmran: 3/102-103)

Elbette bu ayette teb'iz (yani kısmi bir hitap) yoktur. Bilakis onda
te'kitle beraber genellilik de mevuttur. Bu da, İslam ümmetinin bütün
fertlerinin bu ayette belirtilen sıfatlara sahip olmasının kesin şart
olduğuna delildir.

Konunun başından beri sık sık belirttiğimiz ikinci özelliğe gelince; o kısmi
bir özelliktir. Her mü'minin, mü'min olması için bu özelliğe sahip olması
zorunlu değildir. Fakat, o mü'minin yüksek mertebe sahibi, kamil bir mü'min
olabilmesi için zaruridir. Bu özelliğin gereği, İslam dininin mensuplarından
her biri bu iki özellikten birincisine mutlaka sahip olmalıdır, ikincisine
sahip olmaları ise, onların derecelerini yükseltir. Bunun üçüncü bir
özelliği yoktur. Kamil imanın bu yüce mertebesi, en azından İslam ümmetinin
bir kısmında gerçekleşmiş olmalıdır. Geri kalan mü'minlere gelince onlar da
sadece kemalin birinci kısmında yer alırlar. Bu açıklamadan hareketle
yukarıdaki ayeti şu şekilde anlamak mümkündür; "Siz bütünüyle, dünya
milletlerine ma'rufu (iyiliği) emredip onları münkerden (her türlü
kötülükten) menederek bir hidayet güneşi, hak temsilcisi olduğunuzda, işte o
zaman insanların arasından çıkarılmış hayırlı bir ümmet olursunuz. İyiliği
emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah'a inanırsınız. Fakat bu yüce
mertebeye ulaşmaktan aciz olup, bu sıfatla sıfatlanmaya gücünüz yetmediği
zaman sizden en azından hayra davet eden ve kötülükten sakındıran bir grup
bulunsun." Bundan dolayı birinci ayette (Al-i İmran 110) genellik var fakat
te'kit yok. İkinci ayette (Al-i İmran 104) ise te'kit var genellik yoktur.

Biraz önce zikredilen imanın iki derecesi, sadece farzediş açısındandır.
Yoksa, aslında bu ikisi bir derecedir veya diğer bir ifadeyle aynı gerçeğin
değişik açılardan görünüş biçimidir. Gerçekte aralarında hiçbir fark yoktur.
Kalbinde iman kökleşip, Allah'tan hakkıyla korkan kimsenin, birisini delalet
çukuruna düşmüş bulup da, onu çukurdan kurtarmak için çalışmaması, bir yerde
münkerin bulunduğunu bilip de ona karşı koymak, onu yoketmek için
çalışmaması düşünülebilecek birşey değildir. En azından mü'min olmakla böyle
bir şeyi bir arada düşünebilmek mümkün değildir. Müslüman, tabiatı greeği,
misk gibidir. İmanın güzel kokusunun eseri yalnız kendisine hasredilmiş
olarak kalmaz. Bilakis, etkisi kadar geniş bir sahaya yayılır. Veya bir
benzetme daha yapacak olursak müslüman, bir lamba gibidir. İman nuruna sahip
olur olmaz etrafındaki boşluğun her tarafına ışıklarını saçar. Misk,
özelliğini yitirmedikçe, kendisini koklayanlara koku vermeye devam ettiği
gibi, lamba da yandığı müddetçe etrafını aydınlatır. Fakat, miski yakından
koklayan birisinin hissedemeyeceği kadar koku azalmış veya kalmamış ise,
lamba da hiçbirşeyi aydınlatmayacak şekilde ışığını kaybetmişse ortada ne
misk ne de lamba var demektir. Çünkü, onları misk veya lamba yapan koku ve
ışıklarıydı. Böylece, mü'min hayra davet etmediği ve marufu emretmediği
zaman, bu kadarla da kalmayıp münkere razı olup, onunla uyum sağladığı zaman
bu, o mü'minde Allah ( c.c.) korkusunun söndüğüne ve iman nurunun kalbinde
zayıfladığına kesin bir delildir. Bundan dolayı Rasulullah (s.a.v.) şöyle
buyurmuşlardır:

"Sizden birisi bir kötülük gördüğü zaman onu eli ile değiştirsin, buna gücü
yetmez ise diliyle, buna da gücü yetmez ise kalbiyle. Fakat bu imanın en
zayıfıdır."

Bunun içindir ki, Kur'an mü'minlerin genel özelliklerini açıklarken, onların
iyiliği emreden, kötülükten meneden kimseler olduğunu bildirir.

"İnanan erkekler ve kadınlar, birbirlerinin velisidirler. İyiliği
emrederler, kötülükten menederler."

(Tevbe:
9/71)

"(Bu alış-veriş yapanlar): Tevbe eden, ibadet eden, hamd eden, seyahat eden,
rüku eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah'ın
(yasak) sınırlarını koruyan, (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü'minlere
müjdele." (Tevbe: 9/112)

"Onlar (o kimselerdir) ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz
takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilakis) namazı kılarlar, zekatı
verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar..."
(Hac: 22/41)

"Emri bil maruf nehyi anil münker"in de, mü'minin gerekli sıfatlarından
birisi olduğu bilindiğinde, şöyle bir soru sorulabilir:

"Niçin bu büyük sıfat, "Farz-ı kifaye" kılındı ve niçin bu konuda
müslümanların bir kısmı "emri bil maruf nehyi anil münker"i yerine
getirdiğinde diğerleri mesuliyetten kurtulmak suretiyle kolaylık tarafı
tercih edildi?"

Bu soruya cevap olarak deriz ki; Alim ve Habir (her şeyden haberdar) olan
Allah'a, mü'minlerin imanının zayıflayacağı, risalet döneminden sonra imanın
zayıflayacağı, risalet döneminden sonra imanın zayıflamasının giderek
artacağı, hatta yeryüzünde yüzmilyonlarca müslüman olduğunu söyleyenlerin
bulunacağı fakat bunların iman lambalarında, hemen yanıbaşlarını
aydınlatabilecek kadar dahi ışık olmayacağı gizli değildi. İman nurlarının
küfür kasırgası karşısında zayıflayacağı ve kişilerin ismen müslüman olmakla
yetinmeye kalkacakları elbetteki ezelde Allah'ın ilmi dahilinde idi. İşte
bundan dolayı Allah ( c.c.) her halükarda hayra davet eden ve kötülükten
sakındıran, küfrün bütün çalışmaları karşısında imanı temsil ederek göğüs
geren, karşı koyan bir cemaatin eksik olmamasını onlara kuvvetlice bildirmiş
olabilir. Çünkü müslümanların içinde böyle bir cemaat bulunmadığında onları
kesin helak ve ilahi azaptan asla hiçbirşey kurtaramaz. Kur'an'ın birçok
ayetinde bu durum açıkça ortaya konur:

"İsrailoğullarından inkar edenlere, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet
edilmiştir. Çünkü (onlar) isyan etmişlerdi ve saldırıyorlardı. Yaptıkları
kötülükten vazgeçmiyorlardı. Ne kötü şey yapıyorlardı."

(Maide:
5/78-79)

"Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
bozgunculuk yapmaktan menetmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından,
ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise,
kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyen
(insan)ler olup çıktılar. Halkı ıslah edici kimseler olsaydı. Rabb'in, o
şehirleri haksız yere helak edici
değildi." (Hud: 11/116-117)

Rasulullah (s.a.v.), bir hadislerinde şöyle buyururlar:

"Allahu Teala bütün halka bir kısım insanların yaptıkları (kötülük) yüzünden
azap etmez. Ancak aralarında kötülüğü görüp ve onu ayıplamayıp, nehyetmeye
güçleri yettiği halde bunu yapmazlar ise, böyle yaptıkları zaman Allah,
hepsini mahveder."

Konuyla ilgili bir başka hadis de şöyledir:

"Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, elbette iyiliği emreder,
kötülükten vazgeçirmeye çalışır, kötülük yapana engel olur, onu tam olarak
hakka çevirirsiniz. Yok eğer bunu yapmazsanız, Allah, kalplerinizi birbirine
çarpar veya onlara lanet ettiği gibi size de lanet eder."

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi;

"İçinizden, hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülükten meneden bir topluluk
olsun..." (Al-i İmran: 3/104)

ayetindeki teb'iz, müslümanların arasından bir cemaatin, hayra davet, "emri
bil maruf nehyi ail münker" görevini yerine getirmekle mükellef olduğu, geri
kalan müslümanların ise böyle bir görevi olmadığı anlamanı gelmez. Ancak
onun manası her hülükarda ümmetin, hak ve hayır lambasını yakmaya çalışan,
şerrin karanlıklarına ve batılın felaketlerine karşı koyan bir cemaatin
bulunmasının gerekli oluşudur. İçerisinde böyle insanlar kalmayan ümmetin
"insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olması" şöyle dursun, Allah'ın
laneti ve şiddetli azabından emin olması da elbette hayal olur.
 
Kullanıcı profilini gör  Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Ver
__AZiZE_tuL_Kübra__
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi



Kayıt: Nov 15, 2006
Nereden: ALmanya
Mesajlar: 38408
Haftalık Puan: 0

Tarih: Pts May 12, 2008 5:05 pm

__AZiZE_tuL_Kübra__ demiş ki:


_________________
 
Kullanıcı profilini gör  Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Ver
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    ilahi.org Forum Ana Sayfası » İlmihal Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Bu konuya ait etiketler :
emri bil maruf nehyi anil münker , emri bil maruf nehyi anil munker , t , emri maruf sartlari , emri bil maruf nehyi anil münkeri emreden ayetler ,





yes

Nukro2 tarafından düzenlenmiştir. © 2008
Nukro2 Teması - Nukro2 tarafından hazırlanmıştır. © 2008
Tasarım&Güvenlik: Nukro2
Zor başarılır, imkansız zaman alır...

 

Code & Theme and Security by Nukro

Bu sitedeki yazılardan yazarları sorumludur. ilahi.org sorumlu tutulamaz.
Sitemizdeki reklamların içerikleriyle ilşkimiz yoktur. Reklam Gizliliği

Nukro internet hizmetleri ©2008